﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>GayetCiddi &#124; Feleğini şaşırmış blog.</title>
	<atom:link href="http://www.gayetciddi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.gayetciddi.com</link>
	<description>Gariban Üniversite Öğrencisi Hakan Gülbahçe&#039;nin Kaleminden Çok Acayip Mevzular.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Feb 2012 14:23:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Fetih 1453 : &#8220;Ego göklerdedir&#8221;.</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2012/02/fetih-1453-ego-goklerdedir/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=fetih-1453-ego-goklerdedir</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2012/02/fetih-1453-ego-goklerdedir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 14:04:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[fatih]]></category>
		<category><![CDATA[fetih 1453]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[ulubatlı hasan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=681</guid>
		<description><![CDATA[“Veda” filmi ile başlayan, ilkokul ders kitabı çapında tarih bilgisinin sinemaya yansıtılması misyonunu yüklenen, beyaz perdeyi Milli Eğitim Bakanlığı onaylı tarih kitabına çeviren derinlikten yoksun filmler serisinin ikinci elemanı “Fetih...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Veda” filmi ile başlayan, ilkokul ders kitabı çapında tarih bilgisinin sinemaya yansıtılması misyonunu yüklenen, beyaz perdeyi Milli Eğitim Bakanlığı onaylı tarih kitabına çeviren derinlikten yoksun filmler serisinin ikinci elemanı “Fetih 1453” filmi vizyona girmiş durumda. Haliyle ben de bu eğitici eseri kaçırmadım, izledim.</p>
<p>“Beşinci salonumuzdaki film başlamak üzeredir” anonsuyla birlikte ite kaka salona hücum eden kalabalık, daha film başlamadan fetih atmosferini salonun kapısında peşin peşin yaşatmayı başardı. Ben ise her ne kadar salona giriş esnasında bir orta çağ tadı yakalasam da, numarası belli olan koltuğuma benden izin almadan kimsenin oturamayacağı uygar bir çağda yaşadığımın farkında olduğumdan Salon 5’in kapılarına dayanmadım, surlarını yıkmaya falan çalışmadım. Kalabalığın içeri girip dağılmasını bekledim.</p>
<p><img src="http://www.gayetciddi.com/uploads/fetih_1453_34226_6315105.jpg" alt="" title="fetih_1453_34226_6315105" class="aligncenter size-full wp-image-682" /></p>
<p>Milyon dolar harcanarak yapılmış, görsel efektleri yere göğe sığdırılamayan bir filmin açılışını “Peppee” performansında dandik bir kartal animasyonuyla yapması (filmin geri kalanında bu denli tırt bir şeyle bir daha karşılaşmasak da) izleyicide tam bir hayal kırıklığı yaratıyor. Neden böyle bir şey yapıldığını anlamak güç, belki de dandik ötesi bir animasyonla yapılacak girizgahın beklentiyi düşürerek filmin geri kalanında görülecek efektlerin şahaneymiş gibi algılanmasını sağlayacağı da düşünülmüş olabilir. Hakikaten de açılış sahnelerinden sonra gelen görsel efektlerle eşeğimizi kaybedip bulmuş gibi olduk. Pek bi sevindik.</p>
<p>Görsel efektin dibine vurularak süslenmiş savaş sahneleri şu güne kadar Türk sinemasında görülmemiş güzellikte. Fakat Cennetin Krallığı filmini baştan izlemiş gibi hissederseniz kendinizi kötü hissetmeyin, yalnız değilsiniz. Zira açıların büyük bir kısmı bire bir taklit edilmiş. “Eee iki film de savunma savaşı anlatıyor, tabii ki benzer açılar kullanılacak” diyen arkadaşlar ise bana “Topu topu 7 nota var, kaç değişik beste yapılabilir ki ?” sözünün sahibi güzide sanatçımız Serdar Ortaç’ı hatırlatıyorlar.</p>
<p>Hikayemiz açılışını kameranın içine bakıp “Peki ya Resulullah,” diyen sahabilerin “Constantiniyye elbet fethedilecektir” hadisini izleyiciye aktarmasıyla başlıyor. Her Ramazan ayında iftara doğru yayınlanan “Çağrı” filminden aşinayız peygamberin gözünden dünyayı görmeye. Sinematik açıdan yönetmeni kısıtlayan bir kamera açısı, ama tabii ki bu da bir şans. Peygamberi öznel açıyla göstermenin izleyicide ufaktan özdeşleşme yarattığı için Müslümanları küfre soktuğunu, hatta belki de bu kamera açısının bizzat peygamberin kamera önünde gösterilmesinden daha tehlikeli olduğunu savunan bir “alim” görüşünden son anda paçayı sıyıran İslam alemi, kameranın icadının biraz gecikmesi sayesinde günümüzde içinde peygamber olan filmler de çekebiliyor.</p>
<p>Babasının ölüm haberini alıp apar topar Edirne’ye gelen genç sultan Mehmet, babasının cansız bedeni karşısına geçip “Ben seni çok sevmiştim ama sen beni hiç sevmedin” temalı bir konuşma yapıyor. “Kenara itilmiş, çocukluğunu yaşayamamış, o zamana dek kendisine hiç güvenilmemiş fakat idealleri olan genç” profili çizen Sultan Mehmet, o dakika salondaki izleyicinin tüm incinmişliğine, tüm örselenmişliğine kancasını takıyor ve ağızlara layık bir özdeşleşme yaşatıyor.</p>
<p>Filmde Fatih’in çevresini şöyle bir yoklayacak olursak, korkak bir başvezir, savaşla ilgili her gelişmede cennetle müjdelenmişçesine sevinen cesur bir grup devlet adamı, ailesi, Ulubatlı Hasan ve diğer askerler var. Burada birkaç gariplik var tabi. Dikkat ettiyseniz Akşemseddin’i sayamıyorum, çünkü film boyunca kendisini pek piyasada göremiyoruz. Şehrin alınmasında kilit rol oynayan Akşemseddin, filmde şehrin alınması tehlikeye girmişken “Neden toplandınız burada, olay mı var” yada “Aaaa, parti yapıyosunuz beni çağırmıyosunuz” diyebilecek kadar olaylardan bihaber bir karakter olarak senaryonun arasına sıkıştırılmış.</p>
<p>Bir başka gariplik de kendisinden hiçbir tarihi kaynakta bahsedilmeyen, var olup olmadığı bile belli olmayan mitolojik karakter Ulubatlı Hasan’ın filmde Fatih’in kankası olarak ortalıkta dolaşıp durması, hatta tarihi karakterlerle aşk yaşaması. Surların önüne gelen Fatih “Biz Kuran’ın emrine uyduk” derken, bir Rum kızı bulup evlilik dışı her türlü pozisyonda yiyişen Ulubatlı Hasan’ın neyin emrine uyduğu, yada daha açık konuşmak gerekirse neyin dikine gittiği ise bir muamma. Bu garip ilişki de senaryoya öyle bir şekilde iliştirilmiş ki “… o asker ne güzel askerdir” hadisiyle Ulubatlı Hasan karakterinin bir alakası var mı yok mu bunu bile pek sorma gereği duymuyoruz. Bunun yerine içgüdülerimizin sesini dinleyerek, “Adamın ömrü savaşlarda geçiyor, sevişecek tabi hakkıdır” diyoruz. Hatta “O sevişmesin de kimler sevişsin” diyoruz. En azından ben diyorum yani.</p>
<p>Kuşatma sırasında Türklerin aşırı ahlaklı, aşırı becerikli ve aşırı zeki olması, buna karşın bütün Konstantinopolis devlet yöneticilerinin ve halkının süzme salak ve zalim olması da ilgi çeken başka bir ayrıntı. Taraflar ve karakterler arasında o kadar derinlikten uzak, o kadar çizgi film tadında bir iyi-kötü ayrımı yapılmış ki, filmin ortasında çaktırmadan Sultan Mehmet’i Temel Reis, Bizans imparatorunu da Kabasakal yapsak hiçbir şey fark etmeden patlamış mısırınızı yiyerek filmi izlemeye devam edebilirsiniz.</p>
<p>Bir aydan fazla süre gıda ambargosu uygulanmış, şehri alevli mancınıklarla tarumar olmuş, eşini dostunu savaşta kaybetmiş Konstantinopolis halkının filmdeki kuşatma sırasında habire dansözlü mansözlü içkili eğlence partileri düzenlemesi gibi abuk sabuk senaryo öğeleri de hiç kuşkusuz amacına ulaşıyor. Bu sayede seyirciler olarak “Adamları bir ay boyunca bombalayıp şehirlerini ellerinden aldık ama meğer zaten başlarına gelen her şeyi hakediyormuş ipneler” diyebiliyoruz.</p>
<p>Herşey bittiğinde ise Sultan Mehmet’in “Fatih” sıfatıyla halka “Dininizi özgürce yaşayabilirsiniz” diyerek &#8211; sanki daha önce dinlerini yaşayamıyorlarmış gibi-  müjde vermesi, sonra da muhtemelen babası şehri savunurken ölmüş olan Rum bir kız çocuğunu kucaklaması da ilginç. Daha ilginç olan ise Fatih’in “Dini Özgürlük” temalı bu konuşmayı sonradan Camiye çevrilmiş olan Ayasofya kilisesinde yapmış olması.</p>
<p>Yani kısaca özetlemek gerekirse, filmlerde dünyayı kurtaran, kafasına poşet geçirilen Türk askerinin intikamını beyaz perdede almaya çalışan mantalite ile çekilmiş bir film daha var karşımızda. Yükselen muhafazakar-milliyetçi dalgadan payını alabilirse eğer, gişe rekorları dahi kırabilir. </p>
<p>Ama olsun. Üç saatliğine de olsa İsrail ile yapılan silah anlaşmalarını, Nato’nun dikte ettiği görevleri, Amerika Birleşik Devletleri adına orta doğuda çobanlık yaptığımızı, bağımsızlığımıza kasteden her türlü küresel gelişmeyi falan unuttuk vallahi. 1453’e tekrar döndük, İstanbul’u tekrar fethettik, şöyle bir rahat nefes aldık. Egomuzu biraz daha şişirdik, sonunda götümüzü tavana değdirdik.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2012/02/fetih-1453-ego-goklerdedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneşin Aydınlanışı</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2012/02/gunesin-aydinlanisi/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gunesin-aydinlanisi</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2012/02/gunesin-aydinlanisi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 10:12:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İçsel Miçsel]]></category>
		<category><![CDATA[aydınlık]]></category>
		<category><![CDATA[güneş]]></category>
		<category><![CDATA[güneşin aydınlanışı]]></category>
		<category><![CDATA[karanlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=655</guid>
		<description><![CDATA[Gözlerinizi açarsınız. Güneş sımsıcak rengiyle ısıtmıştır odayı. Çapaklı gözlerinizi gezdirirsiniz bir süre. Sizden evvel uyanmış kuşların muhabbetini duyarsınız uzaklardan. Ne konuşuyorlar sabahın köründe ? Bi bok anlamıyorum. Ama önemli değil....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gözlerinizi açarsınız. Güneş sımsıcak rengiyle ısıtmıştır odayı. Çapaklı gözlerinizi gezdirirsiniz bir süre. Sizden evvel uyanmış kuşların muhabbetini duyarsınız uzaklardan. Ne konuşuyorlar sabahın köründe ? Bi bok anlamıyorum. Ama önemli değil. Bu kadar cıvıldadıklarına göre güzel bir şey olsa gerek.</p>
<p>Gözlerinizi açarsınız. Ama gün başlamamıştır daha. Gün, güneşin doğuşuyla başlamaz çünkü. Dünyamızı aydınlatan güneş değildir. Tüm gurur ve haşmetiyle ufukta yükselirken, dünyamızı ne kadar az aydınlatabildiğini bilmez güneş. Buna rağmen 150 milyon kilometre uzaktan büyük bir aymazlıkla elini kolunu sokar odamıza. Sonra etrafa saçtığı birkaç fotonla karanlıktan kurtardığını zanneder insanları. Evrendeki sayısız dandik yıldızdan biri olduğunu unutup böbürlenir sonsuz uzay boşluğunda.</p>
<p>Sonra gözlerinizi kapatırsınız tekrar. Halen her yer karanlıktır çünkü.</p>
<p>Güneş onu tınlamadığınızı görünce öfkelenir, çeker elini kolunu odanızdan. Öğlene doğru dik dik bakar sokaklara. Işığını sokar karanlıkta yürüyen insanların gözüne. Dertlerle boğuşurken saçları dökülmüş insanlar, kellerinden yansıyan ışıkla cevap verirler güneşe.</p>
<p><img src="http://www.gayetciddi.com/uploads/güneşlananananan.jpg" alt="" title="güneşlananananan" class="aligncenter size-full wp-image-658" /></p>
<p>Akşamüstü yenilen pehlivan, doyamaz insanla güreşmeye. Ertesi gün yeniden mücadele etmek üzere öfkeyle burnundan nefes alarak kaybolmaya başlar batı ufkunda. </p>
<p>Ama gitmeden evvel son bir kez bakar odalarımıza. İşte bu, her yer karanlığa gömülürken güneşin aydınlandığı andır. Yatağında tek başına uyuyan bizleri görür güneş. Yalnızlığı seçer kızıl gözleri. Gün ortasında karanlığa boğulduğumuzu anlar sonunda. Anlar evet, çünkü sabaha karşı gözyaşlarını görürüz yaprakların, dalların üzerinde.</p>
<p>Sonra günlerden bir gün yatağınızda gözlerinizi açarsınız. Yanı başınızda, dağılmış uzun saçların arasında, daha açılmamış bir çift güzel göz görürsünüz. İşte o zaman aydınlanır dünyanız. Evvelden beri altı ay gündüz, altı ay gece yaşamış topraklarınız ısınır yeniden. Çünkü O, batı ufkunda kaybolarak karanlığa terk etmemiştir sizi. Bütün gece size sarılarak uyumuştur güneş. Saçlarına gömersiniz yüzünüzü, buram buram kokar sabaha karşı. Güneşe bu kadar yakın olmak yakar sizi, ama kimin umurunda ? Her bir nefeste dağılır yalnızlığın kasveti, her bir nefeste biraz daha aydınlanır odanız.</p>
<p>Akabinde bir gün yine batar güneşiniz, öğlen vakti karanlığı tadarsınız yeniden. </p>
<p>O yüzden, bu gezegen senin etrafında dönüyor diye kendini bir şey sanma güneş. Dünyayı aydınlatma iddiandan da vazgeç artık. Çek elini kolunu odamdan. Üşenmem, 150 milyon kilometre yol gelir ağzının üstüne çarparım senin. Sen bu karanlığı bilmezsin.</p>
<p>Sen yolumu aydınlat yeter. Ben bir gün elbet, kendi güneşimi kendim bulurum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2012/02/gunesin-aydinlanisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavru Karga</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2012/01/yavru-karga/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yavru-karga</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2012/01/yavru-karga/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 23:18:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İçsel Miçsel]]></category>
		<category><![CDATA[karga]]></category>
		<category><![CDATA[yavru karga]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=645</guid>
		<description><![CDATA[Siluetinde yedi tepe minareler, uçuşan martılar gördüğünüz bu şehrin vaktiyle öyle bir ilçesi vardı ki, o ilçenin siluetinde kargalar, tamamlanmamış inşaatlar ve onların tepelerinde köyünde eşek peşinde koşan inşaat işçilerinin...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Siluetinde yedi tepe minareler, uçuşan martılar gördüğünüz bu şehrin vaktiyle öyle bir ilçesi vardı ki, o ilçenin siluetinde kargalar, tamamlanmamış inşaatlar ve onların tepelerinde köyünde eşek peşinde koşan inşaat işçilerinin libidosunu temsil edercesine dikilmiş kolon ve demirlerden başka hiçbir şey yoktu. Ama yine de uyuşturucu kaçakçılarını, organ mafyasını, etnik bölücüleri, okulların önünde haraç kesen çeteleri ve fırsat buldukça silahlarını çekip sokağın ortasında birbirlerini vurarak intikam yeminleri savuran denyoları saymazsak güzel bir ilçeydi Esenyurt. Biz de top oynarken “burada top oynamayın demedim mi ulan size” diye bağırarak balkondan havaya iki el ateş eden o atletli adamı komik bir figür olarak algılayacak kadar çocuktuk.</p>
<p>Babamın arka tarafta kamyon kamyon peynir üretimi yapma hayalleriyle çift parsel araziye tek parsellik apartman inşa etmesi sayesinde, arkadaşlarım varoşun orta yerinde beton kum ve tuğla yığınlarından başka oynayacak hiçbir şey bulamazken, benim bitkiler ve ağaçlarla dolu arka bahçede kendime ait küçük bir dünyam vardı. Bunca umutsuzluğun arasında, kedi ve köpekleriyle, karınca yuvaları, taşların altında solucanları, çeşit çeşit ağaçları ve dallarında kuşlarıyla varoşun olanca griliğinin ortasında bir avuç doğaydı arka bahçemiz. İnşaatların 3. Katından kum yığınlarının üzerine atlayıp kıçımın aralarına kadar her yerimi kum yapmadığım zamanlarda, genellikle bahçemizde oynardım.</p>
<p><img src="http://www.gayetciddi.com/uploads/crow_0901098695_sm.jpg" alt="" title="crow_0901098695_sm" class="aligncenter size-full wp-image-646" /></p>
<p>Yine bahçeye girdim bir sabah. Bir gariplik vardı, başımı yukarı kaldırdım. Gördüğüm neredeyse bir kıyamet sahnesiydi. Sayısız karga dolaşıyordu gökyüzünde. Yüzlercesi de ağaçların dallarında bekliyordu, simsiyah olmuştu bahçe. Korkuyla karışık bir heyecan ve merakla aptal aptal gökyüzüne baktım. Neredeyse gökyüzünü kapatacak kadar kalabalıktı kargalar.</p>
<p>O sırada yakınlarda bir yerlerden tıkırtılar gelmeye başladı. Bahçedeki yakacak odun yığınının üzerine çıktım, kulağımı dayayıp dinlemeye başladım. Kaynağı doğrulayınca iyice odaklandım. Uzun süre dolaşarak bakındım. Sonra göz göze geldik. Odunların arasında, karanlığın içinde simsiyah gözleri boncuk gibi parlıyordu. Bu yavru bir kargaydı. 7 yaşındaydım, arkadaşlarım sokaktan seslenerek beni oyuna çağırıyordu. Karga odunların arasına, ben vicdanıma hapsoldum. Bahçeden çıkamadım.</p>
<p>Odunları tek tek kaldırıp atmaya başladım. Bedenim küçük, kollarım güçsüzdü. Odunları kaldırmak saatlerce sürdü. Ellerim kan içinde kalmış, akan kan yepyeni bayramlık pantolonumu kıpkırmızı yapmıştı. Odunların arasından bir çok kez göz göze geldik. Ona kızamadım, muhtemelen bir çatıdan uçmaya çalışıyordu, yapamadı. </p>
<p>Saatler geçip hava karardığında yüzlerce odun taşımıştım. Sonunda yavru karga bir aralık bulup odunların arasından fırladı. Dallarda mücadeleyi izleyen kargalar hareketlendi. Bahçenin içinde dakikalarca zıplayarak başarısız uçma denemeleri yapan yavrunun peşinde koştum sonunda yakaladım, Avuçlarımın arasına aldım. Ben onun gözlerine baktım, o da benimkilere.</p>
<p>Koşa koşa merdivenlerden yukarı çıktım. Damdaki kapıyı araladım, küçük siyah arkadaşı dama salıp kapı aralığından izlemeye başladım. Yavruyu fark etmeleri birkaç saniye sürdü, bir anda tüm dam etrafa konan kargalarla simsiyah oldu. Toplu bir havalanma sekansından sonra yavru kaybolmuştu.</p>
<p>Evet, belki de odun taşırken ağzıma sıçılmıştı. Ama tekrar denemeye hakkı vardı yavrunun. Hiç çekinmeden tekrar atlamalıydı. Tekrar düşmeliydi, uçmak istiyorsa, önce düşmeliydi.</p>
<p>Şu ara ben de uçmaya çalışıyorum çatılardan. Eğer bir gün gökyüzünde yüzlerce karganın dolaştığını görürseniz, düşmüşümdür çoktan, hapsolmuşumdur bir yerlerde. Ama korkmayın, çünkü insanlar da böyle öğrenir uçmayı. Kimin gizli bahçesine düştüysem, eninde sonunda gelir narin bedenine aldırmadan ne varsa kaldırır üzerimden. Kanlar içindeki elleriyle tutar beni, ben onun gözlerine bakarım, o benimkilere. </p>
<p>Tekrar denerim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2012/01/yavru-karga/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kafası Karışan Adam</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2011/12/kafasi-karisan-adam/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kafasi-karisan-adam</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2011/12/kafasi-karisan-adam/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 17:04:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=601</guid>
		<description><![CDATA[Haberiniz var mı bilmiyorum, İzmit Asri mezarlıkta 1992 yılında ölmüş bir adamın mezarı var. Toz, pislik içinde kalmış bir mezar taşı, üzerinde de &#8220;Ruhuna Fatiha&#8221; yazıyor, bir kısmı silinmiş. 19...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Haberiniz var mı bilmiyorum, İzmit Asri mezarlıkta 1992 yılında ölmüş bir adamın mezarı var. Toz, pislik içinde kalmış bir mezar taşı, üzerinde de &#8220;Ruhuna Fatiha&#8221; yazıyor, bir kısmı silinmiş. 19 yıl önce bu mezarın başında bir kalabalık toplanmış ve bir adamı gömüp evlerine dönmüşler.</p>
<p>Kaldırımda sırtüstü yatan bir cesedin yanından tepkisiz geçmek biraz zor. Ama aynı cesedi çukura gömüp üzerine de ismi yazılı bir mermer koyunca yanıbaşına arabamızı parkedip alışverişe gidebiliyoruz.</p>
<p>&#8220;Ulan bir yığın insan gömmüşler yanıbaşınıza, nasıl bu kadar sakinsiniz, nasıl kafayı yemiyorsunuz ?&#8221; diye sormak gibi bir niyetim yok. Neticede ben de elime bir asa alıp yarım metre sakalla köy köy dolaşan bi derviş değilim, işime gücüme bakıyorum sizin gibi. Ama insanların başlangıç ve bitiş üzerine hiç düşünmeden yaşayabilmeleri gerçekten manyakça birşey. Hangi ara alıştınız yaşamaya. Kulaklarınızı, ağzınızı, götünüzü, başınızı, bu varoluşu ne çabuk kabullendiniz ?</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-638" src="http://www.gayetciddi.com/uploads/crematorium.jpg" alt="" /></p>
<p>Kendinize gelir gelmez okula gittiniz. Ardından askerlik yapmaya, sonra koşa koşa düğün salonuna girdiniz. Bir tarafta çocuk yetiştirip diğer tarafta annenizi babanızı gömdünüz. Tüm bu olup bitenlerde hiçbir gariplik yok mu yani ? Ota boka şaşırmanız gerek oysa. Mezar taşlarının zihninizde büyüdükçe büyümesi gerek.</p>
<p>Sizi bilmiyorum ama ben ardımda ölümümden 19 yıl sonra Fatiha dilenciliği yapan bir mezar taşı bırakmak istemiyorum. Öldükten sonra cennete gideceğime inanarak zihni masturbasyon yapan yığınlar da istemiyorum.</p>
<p>Ardımda, küllerimin boğaza savruluşunu izleyen kafası çok karışmış insanlar kalsın istiyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2011/12/kafasi-karisan-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Su kaplumbağasının Maceraları</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2011/11/su-kaplumbagasinin-maceralari/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=su-kaplumbagasinin-maceralari</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2011/11/su-kaplumbagasinin-maceralari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2011 09:56:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Vitrin]]></category>
		<category><![CDATA[İçsel Miçsel]]></category>
		<category><![CDATA[akvaryum]]></category>
		<category><![CDATA[su kaplumbağası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=610</guid>
		<description><![CDATA[Benim bir su kaplumbağam var. Neden var diye sormayın, var işte. Uzun hikaye. İnsanlığın önünde “gerçek bilgi mümkün müdür” yada “evrensel ahlak var mıdır” gibi felsefi sorgulamaların tümü cevapsız dururken,...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Benim bir su kaplumbağam var. Neden var diye sormayın, var işte. Uzun hikaye. İnsanlığın önünde “gerçek bilgi mümkün müdür” yada “evrensel ahlak var mıdır” gibi felsefi sorgulamaların tümü cevapsız dururken, tutup da neden bende bir su kaplumbağası olduğunu sorgulamanın bi anlamı yok.</p>
<p>Konumuza dönelim. Bir su kaplumbağasının bir masa saatinden farkı, nadiren de olsa akvaryumunun içinde kendi kendine hareket edip yer değiştiriyor olması. Bir de dikkat ettim masa saati sıçmıyor. Su kaplumbağası baya bildiğin sıçıyor. Küçük şeritler halinde bokları akvaryumunun atmosferinde teatral bir havayla süzülüyor. Hatta suyunu çok uzun süre değiştirmezseniz akvaryum bembeyaz bir bok havuzuna dönüşüyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-611" title="su kaplumbağası" src="http://www.gayetciddi.com/uploads/su-kaplumbağası.jpg" alt="" /></p>
<p>Su kaplumbağası, besleyebileceğim en son hayvanlardan biriyken ve hatta sıralamada sondan birinci olabilecek özelliklere sahipken, kader bir şekilde bu küçük, sevimli ve savunmasız arkadaşı benim yanıma attığı için yemini veriyorum, suyunu değiştiriyorum. Kendisini klozete atıp üzerine sifonu çekmememin sebebi canlı hayatına saygı duymam ve dallanıp budaklanan evrimin ortak kökleri nedeniyle tüm canlıları kardeşim olarak görmemden başka bir şey değil.</p>
<p>İnsanlar kendilerine muhtaç olanları korurlar. Bu yüzden insanlık tarihi boyunca evrende koruyucu güçlerin var olduğuna inanmak hep çekici olmuştu. Çünkü evrenin bu karışıklığı ve öngörülemezliği içerisinde, insanoğlunun olası bir Tanrı karşısındaki konumu bir su kaplumbağasından pek de farklı olamazdı. Bu yüzden inandık, iyi kalpli, iyi niyetli insanlar olursak herşeyin yolunda gideceğine gönülden inandık.</p>
<p>Ama bizden önce gelmiş geçmiş milyarlarca insan gibi, biz de neden bir bok havuzu içerisinde yüzdüğümüz sorusunun cevabını bir türlü bulamadık. Ve yaşlandıkça tünelin diğer ucunda bir sifonla içinde kaybolacağımız klozeti daha net görmeye başladık.</p>
<p>Yola çıkıyor, arabanın altında  kalıyorsunuz. Aşık oluyor, aldatılıyorsunuz. Aç kalmamak için hayvanlar  gibi mücadele ediyorsunuz. Yaşadığımız her olay, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın ötesinde  diyalektik bir sebepten kaynaklanıyor. Evrenin bu hayatı anlamlandırmak gibi bir kaygısı yok. Dolayısıyla, insanların vicdanı olmadığı müddetçe, evrenin de bir vicdanı yok.</p>
<p>Sırf iyi kalpli olduğunuz için sizi koruyup kollayacağına inandığınız bu evren sizi apaçık bir bok havuzunda yüzdürüyorsa, buna sabretmenin aslında bir erdem olmadığını anlamanız gerekiyor. Gerçekçi olun, Clark Kent&#8217;in bir telefon kulubesinde Süpermen kostümü giymesini beklemek yerine birbirinizi kollayın. Ortaçağ kafası kadar dar akvaryumunuzdan çıkın, kendinize bir okyanus bulun.</p>
<p>Merak etmeyin, akvaryumundan çıkacak kadar kadar cesareti olmayan su kaplumbağalarının suyunu değiştirmeye devam ediyorum, bendeki ufaklık da dahil.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2011/11/su-kaplumbagasinin-maceralari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ticari Filmler Cehennemi (Rise of the Planet of the Apes)</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2011/09/ticari-filmler-cehennemi-rise-of-the-planet-of-the-apes/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ticari-filmler-cehennemi-rise-of-the-planet-of-the-apes</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2011/09/ticari-filmler-cehennemi-rise-of-the-planet-of-the-apes/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Sep 2011 18:52:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Vitrin]]></category>
		<category><![CDATA[maymun]]></category>
		<category><![CDATA[maymunlar cehennemi]]></category>
		<category><![CDATA[planet of apes]]></category>
		<category><![CDATA[ticari film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=558</guid>
		<description><![CDATA[Bilim kurgu filmlerinden beklediğimiz tek bir şey var aslında. Yaratıcılıklarıyla bizleri şaşırtmaları. Çünkü genel olarak sinemanın yanı sıra bilim kurgu, bariz bir şekilde hayal gücünün ve yaratıcılığın at koşturduğu bir...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim kurgu filmlerinden beklediğimiz tek bir şey var aslında. Yaratıcılıklarıyla bizleri şaşırtmaları. Çünkü genel olarak sinemanın yanı sıra bilim kurgu, bariz bir şekilde hayal gücünün ve yaratıcılığın at koşturduğu bir alandır. Ve yaratıcılık barındırmayan bir bilim kurgu filmi külliyen anlamsızdır. Hatta herhangi bir kötü filmden daha kötüdür. Bir Matrix&#8217;i, bir Azınlık Raporu&#8217;nu, bir District 9&#8242;u izlerken hissettiklerimi hatırlıyorum. Tepkilerim çeşitliydi elbette ama hepsini &#8220;Oha, bunu da mı düşünmüşler ?&#8221; şeklinde özetlemek mümkündü. “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” filminde ise durum tam tersine döndü ve iş &#8220;Oha, bunu da mı düşünemediniz ?&#8221; noktasına geldi.<br />
 <br />
Filmin genel konusunu zaten biliyoruz. Özetlemek gerekirse, tohumların fidana, fidanların ağaca, ağaçların ormana döndüğü Amerikan yurdunda, dalların arasında bilinçsizce meyve kabuğu dişleyen maymunların birden bire dünyanın en etkin memelileri haline gelişinin hikayesi anlatılıyor. Böylesine ilginç bir konu çeşitli şekillerde sürdürülebilir elbette. Ama en önemlisi, hiç kuşkusuz hikayenin nasıl başladığı. Biz sinema izleyicileri olarak, radikal insan yığınlarının bir araya gelip hiçbir şeyi değiştiremediği şu dünyada, zekası ancak insanlar kadar gelişmiş bir grup maymunun dünyayı nasıl ele geçireceğine dair soruya, mantıklı, yada mantığı geçtik en azından yaratıcı bir cevap bekliyoruz doğal olarak. Fakat merak içinde perdeye kitlenmiş izleyiciye verilen cevabın uydurukluğu karşısında ağzınız açık kalabilir.</p>
<p><img class="size-full wp-image-559 alignnone" title="maymunlar-cehennemi-baslangic" src="http://www.gayetciddi.com/uploads/maymunlar-cehennemi-baslangic.jpg" alt="" width="397" height="302" /><br />
 <br />
Yoğun uğraşlar neticesinde &#8220;Tüm insanları öldürüp maymunları da zeki yapmamız gerekiyor, nasıl bir hikaye yazsak ?&#8221; sorusuna verilebilecek en güdük cevabı nihayet bulabilmişler: &#8220;Tabii ki tüm insanları öldürüp maymunları da zeki yapacak olan bir virüsle!&#8221; Bu fikrin ortaya atıldığı seneryo grubunda büyük bir alkış kopmuş olabilir. Hatta mutluluktan mendil sallayıp &#8220;teey teey&#8221; diye bağırarak masanın etrafında halay çekmiş bile olabilirler. Ama bu, hikayenin gerçekten çok ucuz olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ama diğer yandan zorlama da olsa, böyle birşeyin teorik olarak mümkün olması insanı ürkütmüyor değil. Teknolojinin insanlığın sonu olacağına dair küresel sezgi arttıkça, bu tarz antin kuntin sebeplerle insanlığı yok eden senaristlerin sayısı da git gide artıyor. Hiç belli olmaz, zamanla &#8220;Unabomber&#8221;e hak vermeye başlayabiliriz.<br />
 <br />
Vaktiyle &#8220;Bu filmi Avatar filmini yapan ekip yapmış abi!&#8221; bilgisinin bünyemde yarattığı coşkuyla &#8220;O zaman sağlam filmdir&#8221; demişliğim vardı. Çünkü Avatar, gerçekten sağlam bir filmdi. Görsel efektler, filmin felsefesi ve yaratıcılık göz kamaştırıcıydı. Ama her sinemaseverin fark ettiği gibi, isim yapan ekiplerin zaman zaman ticari bir film yaparak kısa yoldan şöhretinin kaymağını yemesi olağan bir durumdur. &#8220;Ben parama bakarım&#8221; zihniyeti sadece Hababam Sınıfından tanıdığımız gözlüklü müdüre ait bir felsefe değil. Bu durumda bize de Mahmut hoca gibi sinirden kalp krizi geçirmek dışında bir seçenek kalmıyor.<br />
 <br />
Elli tane maymunun, insanların yapamadığını yaparak tüm dünyayı ele geçirecek bir devrim gerçekleştirmesi sırasında çok ekstrem olaylar yaşanacağını zannedebilirsiniz. Ama senaryoda yoldan çevireceğiniz herhangi bir insanın hayal gücü seviyesinde bir üretimle karşı karşıyayız ne yazık ki. Ve filmin bu tahmin edilebilirliği de artık bir süre sonra canımızı sıkmaya başlıyor. Bir yığın mantık hatası da cabası. Evrim Teorisi&#8217;nden esinlenmiş fakat teori ile hiçbir bağlantısı olmayan film, kanımca en çok Adnan Oktar&#8217;ın hoşuna gidecek.<br />
 <br />
Azınlık Raporu&#8217;nu yada Yapay Zeka filmini kaç kez izlediğimi hatırlamıyorum bile. Ve bir kıyaslama yapmak gerekirse bu film onların yanında, kremaya abanılarak yapılmış uyduruk bir düğün pastasına benziyor. Geyiğini yapmak için bir kez izlenebilir, hatta belki izledikten sonra benim gibi geçici bir mutluluk bile yaşayabilirsiniz. Ama DVD arşivimde asla yer bulamayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Filmin izleyiciye kazandırdığı en güzel &#8211; ve belki de tek- şey, denek hayvanları ile empatiye geçme imkanı diyebiliriz. Maymunların yaşadığı eziyet karşısında, araştırma ve hesaplamalarıma göre her bir izleyici salondan %25 oranında Panter Emel olarak çıkıyor.<br />
 <br />
Sadede gelirsek, hafta sonunda nereye harcanacağı çok da mühim olmayan bir-iki saatiniz varsa, günün geyik konusu olmak üzere “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” filmi ideal. Bu arada düşünüyorum da, acaba tüm ticari film ekiplerini yok edip geri kalanlarını da çok zeki yapmak için nasıl bir şey yapmalıyım ? Aslında… Neyse, daha yaratıcı bir yöntem bulmam lazım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2011/09/ticari-filmler-cehennemi-rise-of-the-planet-of-the-apes/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dolar Yeşili Fener (Green Lantern)</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2011/09/dolar-yesili-fener-green-lantern/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=dolar-yesili-fener-green-lantern</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2011/09/dolar-yesili-fener-green-lantern/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Sep 2011 18:42:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Vitrin]]></category>
		<category><![CDATA[dolar]]></category>
		<category><![CDATA[fener]]></category>
		<category><![CDATA[star wars]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil]]></category>
		<category><![CDATA[yeşil fener]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=555</guid>
		<description><![CDATA[Alt metninde, hiçbir özelliği olmayan boş beleş sorumsuz bir Amerikalı&#8217;nın bile tüm dünyaya bedel olduğu mesajını içeren filmlere artık alıştık. Tabii uzay gemisi bozulan tüm uzaylıların Amerika&#8217;ya inmesini de artık...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Alt metninde, hiçbir özelliği olmayan boş beleş sorumsuz bir Amerikalı&#8217;nın bile tüm dünyaya bedel olduğu mesajını içeren filmlere artık alıştık. Tabii uzay gemisi bozulan tüm uzaylıların Amerika&#8217;ya inmesini de artık garipsemiyoruz. Öyle ki artık sinemada Amerikan şovenizmini Gerilim, Macera, Komedi gibi ayrı bir tür olarak değerlendirebilecek kadar çok örnek var elimizde. Bu tarz o kadar çok film var ki &#8220;Tüm uzay araçları neden Amerika&#8217;ya iniyor abi ya&#8221; muhabbeti bile en az olgunun kendisi kadar klişe haline geldi. Ancak Amerikan şovenizmini bir kategori olarak değerlendirsek bile &#8220;Yeşil Fener&#8221; malesef pek göze çarpan bir performans gösteremiyor.</p>
<p>Star Wars serisini izleyenler tiksinerek farkedecektir ki, evreni koruyan polisleriyle, iyi ve kötü güçlerle, tarikatimsi örgüt ilişkileriyle &#8220;Yeşil Fener&#8221; tam bir Star Wars çakması. Jedi&#8217;ları al, yerine &#8220;Yeşil Fenerleri&#8221; koy. Gücün aydınlık tarafını at, yerine yeşil gücü koy. Gücün karanlık tarafını salla, yerine sarı ışığı koy. Biraz da göz kararı Amerikan ordusu ekle. İşte yepyeni bir ticari film senaryosu hazır, afiyet olsun.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-556" title="green-lantern-movie-poster" src="http://www.gayetciddi.com/uploads/green-lantern-movie-poster.jpg" alt="" /></p>
<p>Biz zavallı insanlar, sistemin bizlere dayattığı &#8220;Sıradışı olma standartları&#8221; sebebiyle kendimizi her daim biraz sıradan hissederiz.<br />
Bu da her dem bir keşfedilme arzusuyla yaşamamıza neden olur. Sistemin hiçe saydığı, fakat içten içe değerli olduğunu bildiğimiz<br />
cevherlerimiz elbette bir gün sıradışı bir şekilde, sıradışı insanlar tarafından keşfedilecektir, yersen tabii. Harry Potter, Star Wars, Örümcek Adam, Can Dostum gibi öyküler izleyiciyi tam da bu duygularından yakalarlar ve sıradan insanı popüler yaparak kendisine bir motivasyon kaynağı arayan vatandaşa mükemmel bir özdeşleşme yaşatırlar.</p>
<p>&#8220;Yeşil Fener&#8221; de kahramanın yolculuğu modelinin en dandik örneklerinden birini ortaya koyarak izleyiciyi etkileme peşinde. Normalde emeğe saygı baabında en kötü filmlere bile az biraz saygı duyarım. Ama bu sefer fazla kaçmış Amerikan sosu yüzünden ufacık bir saygı bile uyanmadı bünyemde.</p>
<p>Jetlerden ve savaşlardan orgazmik zevkler alan insanlardan değilim. Bunda herşeyin temelinde iktisadi çıkar ilişkileri bulunduğunun farkına varmış olmamın büyük etkisi var. Bu yüzden açılışını F-35 uçaklarını &#8220;yenilmez&#8221; sıfatıyla överek yapan &#8220;Yeşil Fener&#8221; bende heyecan değil, tam bir tiksinti uyandırdı. Tüm sanatların bir araya gelerek oluşturduğu sinema sanatının savaş gereçlerinin reklamını yapmak için kullanılması kadar adice birşey düşünemiyorum.</p>
<p>Sinema salonunda 3D fragmanını izleyip tav olduğum film, gerçekte baştan sona vasat bir 3D performansı gösteriyor. En göze hitap eden efektler de ne hikmetse yalnız jenerikte görülebiliyor.</p>
<p>&#8220;Yeşil Fener&#8221; cesurca ifade etmek gerekirse tam bir vakit kaybı. Bana sorarsanız, Star Wars serisinin ucuz bir taklidini izlemek yerine Star Wars&#8217;ı tekrar izlemek daha iyidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2011/09/dolar-yesili-fener-green-lantern/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Soru Sorma Cesaretini Gösterebilenlere İthafen</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2011/08/soru-sorma-cesaretini-gosterebilenlere-ithafen/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=soru-sorma-cesaretini-gosterebilenlere-ithafen</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2011/08/soru-sorma-cesaretini-gosterebilenlere-ithafen/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Aug 2011 17:12:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Vitrin]]></category>
		<category><![CDATA[İçsel Miçsel]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=520</guid>
		<description><![CDATA[Şu ana kadar 100 milyardan fazla insan yaşadı ve öldü bu gezegende. Toprağı kazdıkça medeniyetler, tapınaklar, tanrılar, insanlar çıkıyor gün yüzüne. Bugün içlerinden birinin bile sesini duyamazsınız. İnsanlar öldüklerinde, cansız...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şu ana kadar 100 milyardan fazla insan yaşadı ve öldü bu gezegende. Toprağı kazdıkça medeniyetler, tapınaklar, tanrılar, insanlar çıkıyor gün yüzüne.</p>
<p>Bugün içlerinden birinin bile sesini duyamazsınız.</p>
<p>İnsanlar öldüklerinde, cansız bedenleri kokmasın diye buzhanelerde bekletilir. Deforme olmuş bedeni görmemeniz için beyaz bir kumaşla sararlar etrafını. Acı gerçeklerin önüne çekilen beyaz perdeler gibi. Sonra buz gibi insan bedenini buzhaneden alır, el birliğiyle uzun tahta bir kutunun içine koyarsınız. Bir çukur kazıp o bedeni çukurun içine yerleştirirsiniz. Üzerini kapatır ve bir daha da açmazsınız.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-521" title="usable" src="http://www.gayetciddi.com/uploads/usable.jpg" alt="" /></p>
<p>İnsanlar hayatlarına devam ederken, sizi oluşturan her şey usul usul karışır toprağa. Dünya ile birlikte dönmeye devam edersiniz yine, ama bambaşka bir formda. En değerli varlığını, bilincini kaybetmiş saf maddeler yığını halinde. Siz yoksunuzdur artık. Evrenin dört bir yanına dağılır sizi oluşturan atomlar, başkalarının kalpleri, gözleri, saçları ve dudakları olmak üzere.</p>
<p>Peki nedir bütün bunların anlamı ? Sahi, ibadet etmek için var olduğumuz açıklaması tatmin ediyor mu sizi ? Kutsal kitapta anlatıldığı gibi, başımıza gelen her kötü şey bir ceza, her güzellik tanrı katından bir nimet midir ? Kendi istekleriyle kimseye zarar vermeden sevişen çiftleri, öfkesinden nasıl cezalandıracağını şaşırıyor tanrı. Önce taşlayarak öldürün diyor, sonra da herkesin gözleri önünde sopayla dövmek gerektiğinden bahsediyor. Karşı cinsle tüm ilişkilerimiz evlenip üremek için, tüm sözleriniz de Tanrı’yı yüceltmek için mi acaba ?</p>
<p>Dünyanın dört bir yanında insanlar açlığın pençesinde çırpınırken, paraya tapınan aşağılık bir zihniyet yavaş yavaş tüm dünyayı kontrolü altına alırken, hangi özelliğinden dolayı övmeliyim bahsi geçen tanrıyı ? Kutsal kitabında yaratmaya çalıştığı sadaka toplumu için mi, yoksa fakirliğin asla bitirilemeyeceğini söyleyip eşitsizlikler karşısında derin uykulara dalmamızı sağladığı için mi ? Ama ben kendini övmekten hoşlananları sevmem, sevemem.</p>
<p>Babamın hiçbir insanda görmediğim şiddette acı çekerek ölmesini isteyen bir tanrı, bu hareketle acaba neyi amaçlamış olabilir ? Başsağlığına gelen bazı denyo yakınlarımız “Çektiği acı günahlarına kefaret olacak” demişti. Oksijenle dolu bir odada yavaş yavaş boğularak ve çırpınarak, aklımdan asla silinmeyecek bir şekilde can veren babam, bunu hak edecek ne yapmış olabilirdi ki ?</p>
<p>On beş yıl önce arkadaşlarıyla kurduğu neşeli rakı sofralarının mezesi miydi bu acı ? Tanrıyı bir rakı masasına oturtmak isterim öyleyse, kafayı bulup kahkahalar atarken içkiyi neden yasakladığını unuturdu belki de.</p>
<p>Cennet tasvirinin saçmalığından bahsedip manevi lezzetlere yönelmesi miydi suçu acaba ? Kuran’ın deyimiyle “Göğüsleri yeni tomurcuklanmış iri gözlü bembeyaz kızlar” vaadini bayağı gördüğü için miydi bunca acı ? Öyleyse paketini açmadan Tanrı’ya iade ediyoruz göğsü yeni tomurcuklanmış huri kızlarını. Ve düz duvara tırmananların cennetinde hurileriyle yalnız bırakıyoruz Tanrıyı, sonsuza dek.</p>
<p>Hacca gittiğinde şeytan taşlamak gibi bir takım işleri mantıksız bulduğu için yapmaktan vazgeçmesi miydi yoksa onu bu hale getiren ? O halde şeytanın yerine Tanrıyı koyup taşlamak isterim bir ara. Çünkü sebebi ne olursa olsun o kadar aşağılıkça bir karşılıktır ki bu, bir tanrı değil, insan dahi yapmaz ve yapamaz bunu.</p>
<p>Durumları kötüdür diye kiracılarından kiralarını istemeye çekinen, bir dairesini evsiz yaşlıların barınabilmesi için yeniden düzenleyen ve karşılığında hayatta kalacak kadar yemek ve en ucuzundan bir paket sigaradan başka bir şey istememiş olan babam, bahsi geçen şu megaloman tanrıdan kat kat daha merhametli bir adamdır. Ve yeryüzündeki türlü pislikten, sefalet ve vahşetten sorumlu olmadığı için, elbette övülmeye daha layıktır. Ve cennete gitmesi beklenen insanların zihinlerinde huri kızlarından, bal ve süt ırmaklarından, elden ele dolaştırılan kadehler ve altın tahtlardan daha değerli şeyler vardır. O tarz bir tanrının anlayamayacağı türden.</p>
<p>Gördüklerinizde bir anlam mı arıyorsunuz ?  Cevap, insanlığın ulaştığı ruhsal derinliğin içinde çığlıklar atarak boğulan kutsal kitaplarınızda değildir. Ne onlar, ne de onların kör tanrıları göremezler duygularınızın yoğunluğunu. Ne kadar yüksek, ne kadar görkemli inşa ederseniz edin, dünya ve cehennem korkularıyla doldurduğunuz camilerinizin, kiliselerinizin, havralarınızın tavanlarına sığdıramazsınız insanın yüceliğini.</p>
<p>Hayır hiçbir şey o kadar basit değil. Çünkü biz insanlar basit değiliz.</p>
<p>Yeryüzünde, acı gerçeklerin aydınlık ormanında, sürekli övülmek isteyen hayali arkadaşınızı kaybedip tek başınıza yürüdüğünüzü fark ettiğinizde, nihayet din, dil, ırk ayırmadan birbirinizi sevmeye başlayacaksınız. Yalnız olmadığınızı görecek ve çok geçmeden gördüğünüz her eşitsizliğe, her kısıtlamaya, her aşağılık önyargıya, cehalete ve düşmanlığa karşı, özgürlüğün parlayan kılıcı olacaksınız.</p>
<p>Bu gezegende 100 milyardan fazla insan yaşadı ve öldü. Evet, elleriniz kemiklerden, kaslar, damarlar ve derilerden oluşuyor, onlar da tabii atomlardan. Ama hala elinizle bir başkasının elindeki sıcaklığı hissedebilirsiniz. Onun saçları arasında gezdirebilirsiniz parmaklarınızı. Dudaklarınız toprakla buluşmadan önce, hala başka dudakların arasında kaybedebilirsiniz ruhunuzu. Kimse sizi bu yüzden ölene dek taşlayamaz. Taşlar da ölmüş aşıkların parçalarıdır çünkü. Hâsılı, atılan taşlar bile anlarlar sizi fakat, hurilerin sayısını arttırdıkça arttıran tanrı tasavvurunda yer yoktur böyle bir anlayışa.</p>
<p>Ne savaş, ne korku, ne düşmanlık, ne de sonu gelmeyen ibadet ve tapınmalar. Milyarlarca yıl önce evrene saçılmış bu cansız atomlar, muhteşem varlığınızı oluştururken yalnızca tek bir amaçla bir araya gelirler: Sevmek için.</p>
<p>Aksi takdirde bir ölüden farkınız yoktur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2011/08/soru-sorma-cesaretini-gosterebilenlere-ithafen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tinsel Aşk Ne Ola Ki ?</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2011/06/tinsel-ask-ne-ola-ki/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=tinsel-ask-ne-ola-ki</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2011/06/tinsel-ask-ne-ola-ki/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Jun 2011 06:17:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İçsel Miçsel]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[Okul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=417</guid>
		<description><![CDATA[“Platonik aşk” deyimi filozof Platon’dan geliyor. Aslen maddenin ötesine geçmiş, tinsel aşk anlamına gelir. “Tinsel minsel nedir lan, anlamam ben o işlerden” diyorsanız şöyle özetleyebiliriz: fiziksel doyum amacı gütmeyen, kişiye...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Platonik aşk” deyimi filozof Platon’dan geliyor. Aslen maddenin ötesine geçmiş, tinsel aşk anlamına gelir. “Tinsel minsel nedir lan, anlamam ben o işlerden” diyorsanız şöyle özetleyebiliriz: fiziksel doyum amacı gütmeyen, kişiye sadece ”O” olduğu için aşık olunan bir aşk türü platonik aşk.</p>
<p>İlkokul ve lisede bu fikir çok asil gelirdi bana. Öyle bir aşık olurdum ki, bu aptallık hali sürdüğü müddetçe aşık olduğum kız dışında her şey anlamını yitirirdi. Hatta biraz daha zorlasam kızın kendisinin bile anlamını yitirme tehlikesi vardı. Aşk karşı cinsle bağlantısını kaybedip patlayarak saçılırdı zihnimin her köşesine. Her bir parçası keskin, her bir parçası akla geldikçe kanatan cam parçaları gibi. Topla toplayabilirsen.</p>
<p>Çok eskilerden, aklımı kanlar içinde bırakan bir kız vardı, Hilal.</p>
<p>Hilal bende bir hayranlık uyandırmak için “var olmak” dışında hiçbir şey yapmamıştı. İpe sapa gelmez bahanelerle yanına oturur, onunla konuşurdum. Uzaktan veya yakından, onu seyretmek, durgun bir gölde tekneden gün batımını izlemek gibiydi. Öyle abuk bir psikoz haliydi işte.</p>
<p>Hilal’i sapık gibi takip edip günlük rutinlerini tespit ettikten sonra onun için gittiği her yere en ucuzundan güller (o zaman da fazla param yoktu) ve üzerine ismini yazdığım kırmızı zarfların içinde kendi yazdığım şiirleri ve karikatürleri bırakıyordum. Zarfları ve gülleri arkadaşların da desteği sayesinde ekip çalışmasıyla gittiği her yerde bulmasını sağlıyordum. Öğle yemeğini yemek için indiği okul bahçesinde, her zaman oturduğu bankın üzerinde, bazen kızlar tuvaletinde (ufak çapta sapık muamelesi de görmüşlüğüm vardır), sınıftaki sırasında, çantasında. Ve sipariş verdiği bir çay bahçesinde, çayla birlikte garsonun tepsisinde. (Garsonu sapık olmadığıma inandırdıktan sonra tabi) Güller ve zarflar yüzünden otobüse binecek parayı bile zor denkleştiriyordum. Çok kez okuldan evime birkaç mahalle kilometrelerce yürüyerek döndüğüm olmuştu.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-418" title="idealar midealar" src="http://www.gayetciddi.com/uploads/idealar-midealar.png" alt="" /></p>
<p>Daha sonraları yakınlaşma fırsatı bulduğum Hilal’in pek çok saçma hareketine tanık oldum. Dumurdan dumura koşturdu beni. Üzerine yapıştırdığım hiçbir etikete uymadığını, kafamdaki hiçbir kalıba oturtamadığımı fark ettim. Zaman içinde her hareketiyle, her sözüyle kendisini biraz daha eksiltirken, ben de onun her hareketiyle biraz daha pişman oluyordum yaptığım her şey için. Eksilmeye devam etti Hilal. Ve geriye pişmanlıktan başka hiçbir şey bırakmadı en sonunda. Okul bittiğinde bir kelime konuşmaya bile çekindiğim biri haline gelmişti. Bir daha hiç aramadım onu. Birkaç sessiz telefon ve bir ay kadar sonra durduk yere yine telefonda yediğim çok ağır sözlerden sonra konu kapanmıştı artık. Herkes gibi, özünde iyi bir insandı. Üzüldüm.</p>
<p>Hayır, ağır çekimde savrulan saçlar, hipnotize eden gözler yerli yerinde duruyordu hala. Ama ben hipnozdan çıkmıştım artık. Ve çıkar çıkmaz fark etmiştim ki, kız aslında durgun bir gölde gün batımı izlemek kadar güzel değildi. Güzel olan, güneşin kızıl sıcaklığını durgun göl tadında bir insan teninde hissedebilme ihtimaliydi. Güzel olan hayal etmek, inanmaktı. Hatta bazen varsaymak, farz etmekti. İlk kez o zaman ağızdan ağza dolaşan “iç güzelliği” deyimi bir anlam ifade etmeye başlamıştı zihnimde. Gözlerden, saçlardan biraz fazlası gerekiyordu.</p>
<p>Sizi bilmem ama, ben felsefe yapmayı bırakıp insanlığı güvenle şu yüzyıla kadar taşımış bilimsel bir yönteme döndüm uzun yıllar önce. Deneme-yanılma yöntemi.</p>
<p>Şimdi al tinsel aşkını kaybol git buradan Platon. Yoksa çok kötü döverim seni.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2011/06/tinsel-ask-ne-ola-ki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karmaşık Yollar</title>
		<link>http://www.gayetciddi.com/2011/06/karmasik-yollar/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=karmasik-yollar</link>
		<comments>http://www.gayetciddi.com/2011/06/karmasik-yollar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Jun 2011 22:58:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hakan Gülbahçe</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[kavşaklar]]></category>
		<category><![CDATA[yol ayrımları]]></category>
		<category><![CDATA[yollar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gayetciddi.com/?p=411</guid>
		<description><![CDATA[Yedikule göğüs hastalıkları hastanesinden eve dönüyorduk. Bir tünelin içerisinden geçtikten sonra tabelalar çıktı karşımıza. Bir yönde Aksaray, diğer yönde ise Çevreyolu yazıyordu. “Çevreyoluna giriyorum” dedim. “Dur bakalım” dedi. Düşünceli gözlerle...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yedikule göğüs hastalıkları hastanesinden eve dönüyorduk. Bir tünelin içerisinden geçtikten sonra tabelalar çıktı karşımıza. Bir yönde Aksaray, diğer yönde ise Çevreyolu yazıyordu. “Çevreyoluna giriyorum” dedim. “Dur bakalım” dedi. Düşünceli gözlerle tabelalara bakmaya başladı. Hızımı azaltıp yol ayrımını ortalayarak gitmeye başladım. Gözlerini ayırmadan tabelalara bakmaya devam ediyordu. Öyle büyük bir konsantrasyonla bakıyordu ki, orada tabeladan öte bir şeyler görüyordu sanki. Saniyeler geçiyor, arkamdan çalan kornaların sayısı git gide artıyordu. Sonunda orta refüje dalmamak için son saniyelerde direksiyonu kırdım ve artık küfür uzunluğuna ulaşan kornalar eşliğinde Çevreyoluna girdim. Kavşak bizden uzaklaşırken camdan dışarı baktı ve “Keşke Aksaray yönüne girseydik” dedi.</p>
<p>Garip adamdı babam.</p>
<p>Çevreyolunda ilerlerken Bağcılar çıkışını görünce yüzüme bile bakmadan “Bağcılar çıkışından mı çıksak acaba” dedi kendi kendine. Bu bir soru cümlesi de olsa, tonlamasında saklı olan “Bağcılar çıkışından çık” mesajını fark edecek kadar tanıyordum babamı. Sağ şeride geçtim, Bağcılar çıkışından çıkarak çevreyolunu terk ettim. Çevreyolu ufukta kaybolurken babam tekrar yan camdan arkasına doğru baktı, ama hiçbir şey söylemedi. Beş dakika sonra Bağcılar’ın keşmekeş trafiğinin ortasında  kalınca beklendiği gibi “Çevreyoluna devam mı etseydik acaba” dedi.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-414" title="way" src="http://www.gayetciddi.com/uploads/way.jpg" alt="" /></p>
<p>Bir süre sonra, “Bahçelievler’e dönüyorum itirazı olan var mı” diye sordum, kimseden ses çıkmadı. Annem de arka koltukta sessiz kalma hakkını kullanıyordu. Bahçelievler’e döndüm. Trafik yine sıkışınca iyice bunalan babam camı açıp bir sigara yaktı. Ortam iyiden iyiye gerilmişti. “Ne biçim yerlere geldik biz, iki saattir boş boş dolanıyoruz” dedi. Hiçbir şey söylemeden trafiğin ilerlemesini bekledim. Trafik ilerlemeye başladı fakat babam patlamıştı bir kere. Laf üstüne laf çarpıyor, trafikte geçirdiği her dakikanın bedelini ödetiyordu. Birbirimize bağırarak ve kavga ederek bir şekilde eve vardık.</p>
<p>Daha sonra babam aramızdaki 40 yaşı, inadını ve gururunu bir kenara itip, yoldaki gerilim için özür diledi benden. Yüzümdeki tüm gerginlik bir anda dağıldı, gülümsedim. Önemli değil dedim. Sarıldık birbirimize.</p>
<p>Bu olaydan birkaç ay sonra, elimde bir kürekle toprak attım babamın mezarına.</p>
<p>İnsanların birçoğu gibi, her daim sırtında bir çuval “keşke” ile gezerdi babam. Yedikule Hastanesinden Evimize kadar olan gerilimli yolculuğu, Balıkesir Gönen’de başlayıp İstanbul Gülbahçe Mezarlığı’nda son bulan uzun yolculuğunun küçük bir parçasıydı sadece. Son gününe ulaşana dek birçok kez yanlış yola sapmış, pek çok kavşağı da kaçırmıştı. Hayat onu fazla dolandırmış olsa da O, sonunda bir şekilde yolunu buldu ve tamamladı. Ne yapacağını şaşırsa da, sinirlenip tepesinin tası atsa da, hiçbir zaman kaybolmadı. Kaybolmadı, çünkü onun yolunun bittiği yerde bizim kavşağımız başlıyordu.</p>
<p>Siz de evinize giderken bir çok yol ayrımıyla karşılaşabilirsiniz pekala. Belki de tabelalara bakıp kalırsınız bir ömür boyu.</p>
<p>Acaba Aksaray’a mı dönmeli, yoksa Çevreyoluna mı girmeli ?</p>
<p>Yolun sonunda hala bitmeyen bir sevgiyle birbirinize sarılabiliyorsanız, hangi yola girdiğiniz kimin umurunda ?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gayetciddi.com/2011/06/karmasik-yollar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

