“Veda” filmi ile başlayan, ilkokul ders kitabı çapında tarih bilgisinin sinemaya yansıtılması misyonunu yüklenen, beyaz perdeyi Milli Eğitim Bakanlığı onaylı tarih kitabına çeviren derinlikten yoksun filmler serisinin ikinci elemanı “Fetih 1453” filmi vizyona girmiş durumda. Haliyle ben de bu eğitici eseri kaçırmadım, izledim.
“Beşinci salonumuzdaki film başlamak üzeredir” anonsuyla birlikte ite kaka salona hücum eden kalabalık, daha film başlamadan fetih atmosferini salonun kapısında peşin peşin yaşatmayı başardı. Ben ise her ne kadar salona giriş esnasında bir orta çağ tadı yakalasam da, numarası belli olan koltuğuma benden izin almadan kimsenin oturamayacağı uygar bir çağda yaşadığımın farkında olduğumdan Salon 5’in kapılarına dayanmadım, surlarını yıkmaya falan çalışmadım. Kalabalığın içeri girip dağılmasını bekledim.

Milyon dolar harcanarak yapılmış, görsel efektleri yere göğe sığdırılamayan bir filmin açılışını “Peppee” performansında dandik bir kartal animasyonuyla yapması (filmin geri kalanında bu denli tırt bir şeyle bir daha karşılaşmasak da) izleyicide tam bir hayal kırıklığı yaratıyor. Neden böyle bir şey yapıldığını anlamak güç, belki de dandik ötesi bir animasyonla yapılacak girizgahın beklentiyi düşürerek filmin geri kalanında görülecek efektlerin şahaneymiş gibi algılanmasını sağlayacağı da düşünülmüş olabilir. Hakikaten de açılış sahnelerinden sonra gelen görsel efektlerle eşeğimizi kaybedip bulmuş gibi olduk. Pek bi sevindik.
Görsel efektin dibine vurularak süslenmiş savaş sahneleri şu güne kadar Türk sinemasında görülmemiş güzellikte. Fakat Cennetin Krallığı filmini baştan izlemiş gibi hissederseniz kendinizi kötü hissetmeyin, yalnız değilsiniz. Zira açıların büyük bir kısmı bire bir taklit edilmiş. “Eee iki film de savunma savaşı anlatıyor, tabii ki benzer açılar kullanılacak” diyen arkadaşlar ise bana “Topu topu 7 nota var, kaç değişik beste yapılabilir ki ?” sözünün sahibi güzide sanatçımız Serdar Ortaç’ı hatırlatıyorlar.
Hikayemiz açılışını kameranın içine bakıp “Peki ya Resulullah,” diyen sahabilerin “Constantiniyye elbet fethedilecektir” hadisini izleyiciye aktarmasıyla başlıyor. Her Ramazan ayında iftara doğru yayınlanan “Çağrı” filminden aşinayız peygamberin gözünden dünyayı görmeye. Sinematik açıdan yönetmeni kısıtlayan bir kamera açısı, ama tabii ki bu da bir şans. Peygamberi öznel açıyla göstermenin izleyicide ufaktan özdeşleşme yarattığı için Müslümanları küfre soktuğunu, hatta belki de bu kamera açısının bizzat peygamberin kamera önünde gösterilmesinden daha tehlikeli olduğunu savunan bir “alim” görüşünden son anda paçayı sıyıran İslam alemi, kameranın icadının biraz gecikmesi sayesinde günümüzde içinde peygamber olan filmler de çekebiliyor.
Babasının ölüm haberini alıp apar topar Edirne’ye gelen genç sultan Mehmet, babasının cansız bedeni karşısına geçip “Ben seni çok sevmiştim ama sen beni hiç sevmedin” temalı bir konuşma yapıyor. “Kenara itilmiş, çocukluğunu yaşayamamış, o zamana dek kendisine hiç güvenilmemiş fakat idealleri olan genç” profili çizen Sultan Mehmet, o dakika salondaki izleyicinin tüm incinmişliğine, tüm örselenmişliğine kancasını takıyor ve ağızlara layık bir özdeşleşme yaşatıyor.
Filmde Fatih’in çevresini şöyle bir yoklayacak olursak, korkak bir başvezir, savaşla ilgili her gelişmede cennetle müjdelenmişçesine sevinen cesur bir grup devlet adamı, ailesi, Ulubatlı Hasan ve diğer askerler var. Burada birkaç gariplik var tabi. Dikkat ettiyseniz Akşemseddin’i sayamıyorum, çünkü film boyunca kendisini pek piyasada göremiyoruz. Şehrin alınmasında kilit rol oynayan Akşemseddin, filmde şehrin alınması tehlikeye girmişken “Neden toplandınız burada, olay mı var” yada “Aaaa, parti yapıyosunuz beni çağırmıyosunuz” diyebilecek kadar olaylardan bihaber bir karakter olarak senaryonun arasına sıkıştırılmış.
Bir başka gariplik de kendisinden hiçbir tarihi kaynakta bahsedilmeyen, var olup olmadığı bile belli olmayan mitolojik karakter Ulubatlı Hasan’ın filmde Fatih’in kankası olarak ortalıkta dolaşıp durması, hatta tarihi karakterlerle aşk yaşaması. Surların önüne gelen Fatih “Biz Kuran’ın emrine uyduk” derken, bir Rum kızı bulup evlilik dışı her türlü pozisyonda yiyişen Ulubatlı Hasan’ın neyin emrine uyduğu, yada daha açık konuşmak gerekirse neyin dikine gittiği ise bir muamma. Bu garip ilişki de senaryoya öyle bir şekilde iliştirilmiş ki “… o asker ne güzel askerdir” hadisiyle Ulubatlı Hasan karakterinin bir alakası var mı yok mu bunu bile pek sorma gereği duymuyoruz. Bunun yerine içgüdülerimizin sesini dinleyerek, “Adamın ömrü savaşlarda geçiyor, sevişecek tabi hakkıdır” diyoruz. Hatta “O sevişmesin de kimler sevişsin” diyoruz. En azından ben diyorum yani.
Kuşatma sırasında Türklerin aşırı ahlaklı, aşırı becerikli ve aşırı zeki olması, buna karşın bütün Konstantinopolis devlet yöneticilerinin ve halkının süzme salak ve zalim olması da ilgi çeken başka bir ayrıntı. Taraflar ve karakterler arasında o kadar derinlikten uzak, o kadar çizgi film tadında bir iyi-kötü ayrımı yapılmış ki, filmin ortasında çaktırmadan Sultan Mehmet’i Temel Reis, Bizans imparatorunu da Kabasakal yapsak hiçbir şey fark etmeden patlamış mısırınızı yiyerek filmi izlemeye devam edebilirsiniz.
Bir aydan fazla süre gıda ambargosu uygulanmış, şehri alevli mancınıklarla tarumar olmuş, eşini dostunu savaşta kaybetmiş Konstantinopolis halkının filmdeki kuşatma sırasında habire dansözlü mansözlü içkili eğlence partileri düzenlemesi gibi abuk sabuk senaryo öğeleri de hiç kuşkusuz amacına ulaşıyor. Bu sayede seyirciler olarak “Adamları bir ay boyunca bombalayıp şehirlerini ellerinden aldık ama meğer zaten başlarına gelen her şeyi hakediyormuş ipneler” diyebiliyoruz.
Herşey bittiğinde ise Sultan Mehmet’in “Fatih” sıfatıyla halka “Dininizi özgürce yaşayabilirsiniz” diyerek – sanki daha önce dinlerini yaşayamıyorlarmış gibi- müjde vermesi, sonra da muhtemelen babası şehri savunurken ölmüş olan Rum bir kız çocuğunu kucaklaması da ilginç. Daha ilginç olan ise Fatih’in “Dini Özgürlük” temalı bu konuşmayı sonradan Camiye çevrilmiş olan Ayasofya kilisesinde yapmış olması.
Yani kısaca özetlemek gerekirse, filmlerde dünyayı kurtaran, kafasına poşet geçirilen Türk askerinin intikamını beyaz perdede almaya çalışan mantalite ile çekilmiş bir film daha var karşımızda. Yükselen muhafazakar-milliyetçi dalgadan payını alabilirse eğer, gişe rekorları dahi kırabilir.
Ama olsun. Üç saatliğine de olsa İsrail ile yapılan silah anlaşmalarını, Nato’nun dikte ettiği görevleri, Amerika Birleşik Devletleri adına orta doğuda çobanlık yaptığımızı, bağımsızlığımıza kasteden her türlü küresel gelişmeyi falan unuttuk vallahi. 1453’e tekrar döndük, İstanbul’u tekrar fethettik, şöyle bir rahat nefes aldık. Egomuzu biraz daha şişirdik, sonunda götümüzü tavana değdirdik.
