Şu ana kadar 100 milyardan fazla insan yaşadı ve öldü bu gezegende. Toprağı kazdıkça medeniyetler, tapınaklar, tanrılar, insanlar çıkıyor gün yüzüne.
Bugün içlerinden birinin bile sesini duyamazsınız.
İnsanlar öldüklerinde, cansız bedenleri kokmasın diye buzhanelerde bekletilir. Deforme olmuş bedeni görmemeniz için beyaz bir kumaşla sararlar etrafını. Acı gerçeklerin önüne çekilen beyaz perdeler gibi. Sonra buz gibi insan bedenini buzhaneden alır, el birliğiyle uzun tahta bir kutunun içine koyarsınız. Bir çukur kazıp o bedeni çukurun içine yerleştirirsiniz. Üzerini kapatır ve bir daha da açmazsınız.

İnsanlar hayatlarına devam ederken, sizi oluşturan her şey usul usul karışır toprağa. Dünya ile birlikte dönmeye devam edersiniz yine, ama bambaşka bir formda. En değerli varlığını, bilincini kaybetmiş saf maddeler yığını halinde. Siz yoksunuzdur artık. Evrenin dört bir yanına dağılır sizi oluşturan atomlar, başkalarının kalpleri, gözleri, saçları ve dudakları olmak üzere.
Peki nedir bütün bunların anlamı ? Sahi, ibadet etmek için var olduğumuz açıklaması tatmin ediyor mu sizi ? Kutsal kitapta anlatıldığı gibi, başımıza gelen her kötü şey bir ceza, her güzellik tanrı katından bir nimet midir ? Kendi istekleriyle kimseye zarar vermeden sevişen çiftleri, öfkesinden nasıl cezalandıracağını şaşırıyor tanrı. Önce taşlayarak öldürün diyor, sonra da herkesin gözleri önünde sopayla dövmek gerektiğinden bahsediyor. Karşı cinsle tüm ilişkilerimiz evlenip üremek için, tüm sözleriniz de Tanrı’yı yüceltmek için mi acaba ?
Dünyanın dört bir yanında insanlar açlığın pençesinde çırpınırken, paraya tapınan aşağılık bir zihniyet yavaş yavaş tüm dünyayı kontrolü altına alırken, hangi özelliğinden dolayı övmeliyim bahsi geçen tanrıyı ? Kutsal kitabında yaratmaya çalıştığı sadaka toplumu için mi, yoksa fakirliğin asla bitirilemeyeceğini söyleyip eşitsizlikler karşısında derin uykulara dalmamızı sağladığı için mi ? Ama ben kendini övmekten hoşlananları sevmem, sevemem.
Babamın hiçbir insanda görmediğim şiddette acı çekerek ölmesini isteyen bir tanrı, bu hareketle acaba neyi amaçlamış olabilir ? Başsağlığına gelen bazı denyo yakınlarımız “Çektiği acı günahlarına kefaret olacak” demişti. Oksijenle dolu bir odada yavaş yavaş boğularak ve çırpınarak, aklımdan asla silinmeyecek bir şekilde can veren babam, bunu hak edecek ne yapmış olabilirdi ki ?
On beş yıl önce arkadaşlarıyla kurduğu neşeli rakı sofralarının mezesi miydi bu acı ? Tanrıyı bir rakı masasına oturtmak isterim öyleyse, kafayı bulup kahkahalar atarken içkiyi neden yasakladığını unuturdu belki de.
Cennet tasvirinin saçmalığından bahsedip manevi lezzetlere yönelmesi miydi suçu acaba ? Kuran’ın deyimiyle “Göğüsleri yeni tomurcuklanmış iri gözlü bembeyaz kızlar” vaadini bayağı gördüğü için miydi bunca acı ? Öyleyse paketini açmadan Tanrı’ya iade ediyoruz göğsü yeni tomurcuklanmış huri kızlarını. Ve düz duvara tırmananların cennetinde hurileriyle yalnız bırakıyoruz Tanrıyı, sonsuza dek.
Hacca gittiğinde şeytan taşlamak gibi bir takım işleri mantıksız bulduğu için yapmaktan vazgeçmesi miydi yoksa onu bu hale getiren ? O halde şeytanın yerine Tanrıyı koyup taşlamak isterim bir ara. Çünkü sebebi ne olursa olsun o kadar aşağılıkça bir karşılıktır ki bu, bir tanrı değil, insan dahi yapmaz ve yapamaz bunu.
Durumları kötüdür diye kiracılarından kiralarını istemeye çekinen, bir dairesini evsiz yaşlıların barınabilmesi için yeniden düzenleyen ve karşılığında hayatta kalacak kadar yemek ve en ucuzundan bir paket sigaradan başka bir şey istememiş olan babam, bahsi geçen şu megaloman tanrıdan kat kat daha merhametli bir adamdır. Ve yeryüzündeki türlü pislikten, sefalet ve vahşetten sorumlu olmadığı için, elbette övülmeye daha layıktır. Ve cennete gitmesi beklenen insanların zihinlerinde huri kızlarından, bal ve süt ırmaklarından, elden ele dolaştırılan kadehler ve altın tahtlardan daha değerli şeyler vardır. O tarz bir tanrının anlayamayacağı türden.
Gördüklerinizde bir anlam mı arıyorsunuz ? Cevap, insanlığın ulaştığı ruhsal derinliğin içinde çığlıklar atarak boğulan kutsal kitaplarınızda değildir. Ne onlar, ne de onların kör tanrıları göremezler duygularınızın yoğunluğunu. Ne kadar yüksek, ne kadar görkemli inşa ederseniz edin, dünya ve cehennem korkularıyla doldurduğunuz camilerinizin, kiliselerinizin, havralarınızın tavanlarına sığdıramazsınız insanın yüceliğini.
Hayır hiçbir şey o kadar basit değil. Çünkü biz insanlar basit değiliz.
Yeryüzünde, acı gerçeklerin aydınlık ormanında, sürekli övülmek isteyen hayali arkadaşınızı kaybedip tek başınıza yürüdüğünüzü fark ettiğinizde, nihayet din, dil, ırk ayırmadan birbirinizi sevmeye başlayacaksınız. Yalnız olmadığınızı görecek ve çok geçmeden gördüğünüz her eşitsizliğe, her kısıtlamaya, her aşağılık önyargıya, cehalete ve düşmanlığa karşı, özgürlüğün parlayan kılıcı olacaksınız.
Bu gezegende 100 milyardan fazla insan yaşadı ve öldü. Evet, elleriniz kemiklerden, kaslar, damarlar ve derilerden oluşuyor, onlar da tabii atomlardan. Ama hala elinizle bir başkasının elindeki sıcaklığı hissedebilirsiniz. Onun saçları arasında gezdirebilirsiniz parmaklarınızı. Dudaklarınız toprakla buluşmadan önce, hala başka dudakların arasında kaybedebilirsiniz ruhunuzu. Kimse sizi bu yüzden ölene dek taşlayamaz. Taşlar da ölmüş aşıkların parçalarıdır çünkü. Hâsılı, atılan taşlar bile anlarlar sizi fakat, hurilerin sayısını arttırdıkça arttıran tanrı tasavvurunda yer yoktur böyle bir anlayışa.
Ne savaş, ne korku, ne düşmanlık, ne de sonu gelmeyen ibadet ve tapınmalar. Milyarlarca yıl önce evrene saçılmış bu cansız atomlar, muhteşem varlığınızı oluştururken yalnızca tek bir amaçla bir araya gelirler: Sevmek için.
Aksi takdirde bir ölüden farkınız yoktur.
