Soysuzlar Çetesi (Inglourius Basterds): Tarantino Usülü Savaş

Tarantino filmlerinin gönlümde ayrı bir yeri vardır. İstisnasız her seferinde, insan psikolojisine dair en derin ve acımasız tespitler, olabilecek en saçma olaylarla birbirine girer. Ve ortaya çıkan tüm bu kaos, Tarantino’nun sıradışı kurgusuyla öyle bir düzene kavuşur ki, neredeyse yaptığı her film hayatı paramparça ederek toz bulutlarından kendi özel evrenini kurar. Bu yüzdendir ki çıkıp “Ben tarihi yeniden yazmak istiyorum” dese bile hiçbirimizin sesi çıkmaz.

Hans Landa

Soysuzlar Çetesi ilk bakışta bir yahudi fantezisi gibi görünebilir. Filmin görkemli ve ezici finalini izledikten sonra Tarantino’nun kariyeri için yahudilere yağ çektiğini düşünmeye başlayanlar bile olabilir. Aslına bakarsanız evet, yahudilere bir miktar güzelleme yapıldığı doğru. Fakat öyle görünüyor ki bunun sebebi yahudilerin sinema sektöründe köşebaşlarını tutuyor oluşu değil. Tarantino yine her zaman yaptığı gibi, film karakterleriyle kurduğu mahkemelerde kanlı ve tatmin edici bir adaletin peşinden koşuyor.

Filmlerinde her milletten, her renkten insana zevkle yer veren ve onların yarattığı kültürel zenginliğin ne kadar büyük bir geyik potansiyeline sahip olduğunu adı gibi bilen bir yönetmenin ırkçılığa karşı tavır alışını, bunu yaparken de zaman zaman Yahudilerin yanında oluşunu gayet doğal buluyorum. Alman subaylarının hepsi izleyicide bir şekilde saygınlık uyandırırken Hitler’in kendisinin karikatürize edilerek perdeye yansıtılmasının sebeplerini de burada aramak gerekir.

Bunun yanı sıra Tarantino yahudilere bir SS subayı gözünden bakarak onları gerçek anlamda aşağılamaktan da çekinmemiş. Böylece film bir dengeye oturarak gerçeklik kazanmış. Yönetmenin elinde bir taramalı tüfekle sağa sola ateş açtığını söylesek yalan olmaz. Öyle ki, bir yandan Hollywood sinemasının yahudilerin elinde olduğunu ilan eden sinema eleştirmeni subay Hicox ile yahudilere vururken, diğer yandan da bu karakterin bizzat kendisi vasıtasıyla da sinema eleştirmenlerinin entelektüel çırpınışlarıyla dalga geçmekten geri durmuyor.

Filmdeki çatışma genel olarak ırkçılık ve dikta karşıtlığı çevresinde şekillense de, aslında filmin ağırlık noktasını bu çatışma değil, -Tarantino filmlerinin çoğunda olduğu gibi- çatışmanın içerisindeki birbirinden özgün karakterler oluşturuyor. Filmin en dikkat çekici ve hayranlık uyandıran karakteri ise hiç şüphesiz SS birliğinden Albay Hans Landa. İşindeki uzmanlığı ve zekası ile, Ucuz Roman’dan tanıdığımız problem çözme uzmanı Wolf’u andıran Albay Hans Landa, o zarif ve ölümcül gülümsemesiyle bir ortama girdiğinde birdenbire herkesin kanı çekilmeye başlıyor. “Yahudi avcısı” olarak ün yapan Landa, yaptığı işi sevdiği gibi, karşısındaki insanlara suçlarını gözyaşları içerisinde itiraf ettirmeden önce onlarla bir süre kedinin fareyle oynaması gibi oynamaktan da çok hoşlanıyor. Fakat Tarantino’nun bu kadar karizma yüklediği bir karakterin finalde bu denli absürd bir şekilde harcanması olayının nasıl okunacağı konusunda kafalar biraz karışıyor. Diğer yandan da Nazi almanyasını temsil eden insanlık dışı hareketlerinin karizmasını bastıracağı ve finalde öyle veya böyle bu karizmanın çizileceği de belliydi aslında. Ayrıca Hans Landa’nın düşmanın galip geleceğini tahmin ederek karşı tarafa geçişinin, Hitler’in “Kavgam” kitabında genişçe tahlil edilmiş ve yerilmiş bir davranış şekli oluşu da ilginç bir ayrıntı. Landa’nın bu düşüşününün ardında kendi doktrinlerini kişisel çıkarları için satışının da etkisi var gibi.

Tüm ailesi yalnızca yahudi olduğu için katledilen Shosanna ise yaşanan tüm bu hengamenin ortasında filmin en saf masumiyetini temsil ediyor. Alhay Hans Landa’nın, “İkisi de kemirgen olmasına rağmen sincapları seviyor fakat farelerden nefret ediyoruz. Nedenini bilmiyoruz ama nefret ediyoruz işte” şeklinde örnekleyerek açıkladığı saf yahudi düşmanlığının altında ezilen Shosanna’ın temiz bir intikamı hakettiği çok açık. Sinema salonunda yaşananlar ise tamamen hayal ürünü de olsa aslında ikinci dünya savaşının bitirilişinin çok kısa bir özeti. Sinemayı havaya uçuran Amerikalılar ile Sinemayı yakan bir yahudi, gerçekte yine Amerikan & Yahudi işbirliğiyle çöküşe geçmiş olan Nazi Almanyasına bir gönderme niteliğinde. Bunun yanı sıra Shosanna, bir salon dolusu Nazi subayını yaktığı için değil, genç bir nazi subayının tertemiz aşkını kullanmaya kalktığı için masumiyetini kaybediyor ve yine adaleti arayan senaristi tarafından cezalandırılıyor. Gerçek hayatta olduğu gibi, hiçbir karakter tamamen iyi veya tamamen kötü olamıyor.

Tarantino imzalı bir çok filmde olduğu gibi bu filmde de sinema sektöründen gelen karakterler, lakaplar, uzun süren saçmasapan konulu geyik muhabbetleri ve tabii ki bol bol kan ve vahşet var. Hitlerin bir yahudi asker tarafından taramalı ateşiyle süzgeç gibi delik deşik edilmesi, askerlerin ayrıntı çekimlerde kafa derisi yüzmesi en basit örneklerden. Rezervuar Köpekleri’nde renkler üzerinden yapılan geyik muhabbeti geleneği de Soysuzlar Çetesi’ndeki lakaplarla devam ettirilmiş. Gerilim ve çatışma sahneleri de gerçekten enfes. Filmde hayata geçirilen gözlemler o kadar detaylı ve zengin ki, filmin konusunu bile gölgede bıraktığı söylenebilir. Öyle ki, seçtiği konu sadece gözlemlerini sinemaya aktarabilmek için bir araç olarak kullanılmış gibi görünüyor.

Sonuç olarak Tarantino yine kendi tarzında muhteşem yapım ortaya koymuş. Karakterleri ince eleyip sık dokumuş ve özlediğimiz Tarantino klişelerini bambaşka bir formda tekrar biz takipçilerine sunmuş. Tarantino’nun filmlerini “denizden babam çıksa yerim abi” tarzı bir yaklaşımla değerlendirerek biraz ipin ucunu kaçırıyor olabilirim. Ama bu elimde değil.

Hakan Gülbahçe

Hakan Gülbahçe Hakkında

Kocaeli Üniversitesi / Radyo Sinema Televizyon