Son haftalarda öne çıkan, daha doğrusu diğerleri birkaç adım geride durduğundan mecburen öne çıkmış bulunan “İlahların Aşkı” (Ondine) isimli fantastik drama, 18 Haziran 2010 itibariyle vizyona girdi. Filmin başrollerini Colin Farrell ve Alicja Bachleda paylaşıyor. İrlandalı yönetmen Neil Jordan’ın yönettiği film, hayatın acımasızlığına karşı son çare olarak mutlu sonla biten masallara inanmayı seçen darmadağın bir ailenin hastalıklı masalını anlatıyor.
İşleri genel olarak kesat giden İrlandalı balıkçı Syracuse (Colin Farrell), sıradan bir günde yine denize attığı ağları toplarken ağların içerisinde baygın bir genç kadın bulur. “Oh, Jesus!” diyerek endişeyle güverteye indirdiği ağları açan Syracuse, hayatını kökünden değiştirecek olan gizemli bayan Ondine (Alicja Bachleda) ile tanışır. Ondine taş gibi bir hatun olmakla birlikte, geçmişine dair hiçbirşey hatırlamamakta ve bilinmeyen bir sebepten dolayı diğer insanlar tarafından görülmekten korkmaktadır.
Bu genç ve güzel kadınının hassasiyetlerini fazla sorgulamak istemeyen Syracuse, onu uzun süredir uğramadığı, annesinden kalma eski bir eve yerleştirir. Böylece, dağılan ailesi ve böbrek yetmezliği çeken küçük kızı sebebiyle zor günler geçiren balıkçı ile denizin derinliklerinden gelen gizemli kadın arasında adı bir türlü konulamayan garip bir ilişki başlarken, Syracuse da çevredekiler tarafından eve kız attığı iddiasıyla zaman zaman eleştirilir. Syracuse’un küçük kızı Annie (Alison Barry) ise Ondine’in bir deniz kızı olduğundan emindir. Başlarda kimsenin ciddiye almadığı bu teori zamanla Ondine’in çevresinde gelişen garip olaylarla güç kazanmaya başlar.
İlk bakışta hikayenin M. Night Shyamalan’ın “Sudaki Kız” (Lady in the water) filmi ile büyük benzerlikler taşıdığı göze çarpıyor. Fakat derdini anlatabilmek için otelin havuzundan çıkıp gelen bir başka taş hatun olan Story’nin aksine, Ondine’in gizemi bir türlü çözülemiyor. Aksine her dakika daha da artıyor, daha da içinden çıkılmaz hale geliyor. Ve bir türlü çözülemeyen bu gizem, izleyicinin merakını filmin sonuna kadar arttırarak taşımayı başarıyor.
Açılışını sisli, yeşil tepelerin ardındaki durgun denizlerin enfes görüntüleriyle yapan film, baştan sona gri bir atmosfere sahip. Filmin tamamı boyunca gökyüzünü kapatan yağmur bulutlarının yarattığı bu karanlık, az biraz umut vadeden her olayın üzerine gölgesini düşürerek izleyiciyi belli belirsiz bir gerilime itiyor. Her ne kadar bu atmosfer, karakterlerin psikolojik durumlarını ve hikayenin akışındaki belirsizliği seyirciye etkili bir şekilde aktarabiliyorsa da, engin denizlerin tüm film boyunca böyle bir atmosferle daraltılması da bir noktadan sonra seyirciyi gerçekten rahatsız edebiliyor, bunaltabiliyor.
Bir çok kişinin kafadan filme gitme sebebi olan Colin Farrell’a gelirsek, oyunculuğunu İrlanda şivesiyle konuştuğu İngilizce’yle de birleştirince resmen yılların balıkçısı olmuş çıkmış diyebiliriz. Karizmatik oyuncu şu ana kadar oynadığı “aktif genç” rollerle pek alakası olmayan, çok daha duygusal ve durgun bir karakteri, yani küçük bir kasabanın işine gücüne bakan çoluk çocuk sahibi balıkçısı rolünü başarıyla canlandırıyor.
Tabii gönül isterdi ki Alicja Bachleda’nın oyunculuğundan da bahsedelim. Ama yok öyle bir şey. Oyunculuk yok ama isterseniz bol bol göğüs var, bacak var. Her ne kadar hoşuma gitse de hayvani içgüdülerimi bir kenara bırakarak şunu söylemeliyim ki; bu aşırılık filmin genel akışı içerisinde gerçekten çok iğreti durmuş. Neil Jordan, belli aralıklarla doğal olarak yitirilen ilgiyi tekrar toparlayabilmek için yan hikayelere başvurmak yerine Alicja Bachleda’nın fiziğinden yararlanmayı tercih etmiş. Öyle ki filmin bazı sahneleri neredeyse ufak bacak gösterilerine dönüştürülmüş. Vasat oyunculuğu, suyun etkisiyle transparan hale gelip vücuda yapışan elbiselerin yarattığı görsel şölenle kapatma çabasını fark etmediğimiz sanılmasın yani. Tamam kızın şahane fiziği var ama sırf bacakla, göğüsle nereye kadar, değil mi ama.
Sadede gelirsek, film kendi türü içerisinde başarılı sayılabilir fakat benim üzerimde pek kayda değer bir etki göstermedi. Hikayesinin de fantastik dünyaların sınırlarını genişlettiği söylenemez. Fakat sırtında bir çuval sır ile sıra dışı alemlerden kopup gelen gizemli karakterlerin hastasıysanız bu filmi de kaçırmayın derim. Ama çok büyük bir yenilik de beklemeyin.

